“Luvi Uygarlığı” kitabı hakkındaki gazetelerde yayınlanan yazılar ve uzman görüşleri konusunda Eberhard Zangger’le bir röportaj

“Luvi Uygarlığı” kitabı hakkındaki gazetelerde yayınlanan yazılar ve uzman görüşleri konusunda Eberhard Zangger’le bir röportaj
27 Jan 2017

Son zamanlarda gazetelerde yayınlanan yazılar, gazetecilerin kitabınıza olumlu yaklaştığı, uzmanların ise ana tezlerinizi reddetmeye eğilimli olduğu izlenimini yaratmaktadır. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Gazeteciler kendilerine gönderdiğimiz kitabı okudular, konferansımın videosunu seyrettiler ve çoğu benimle uzun uzadıya konuştu. Medyanın şu ana kadar görüştüğü uzmanların kitabı okumak bir yana, ondan haberdar olduklarına dair en ufak bir emare görmedim. Bu araştırmacıların akademik özenleriyle ve titizlikleriyle gurur duyduklarını varsayıyorum. Ancak önyargılarını veya içgüdüsel tepkilerini kamuoyuna ilan etmekten başka bir şey yapmadıklarını görüyorum.

Kitabınızın ana noktalarını birkaç kelimeyle özetleyebilir misiniz?

Birincisi, Batı Anadolu’daki Orta ve Geç Bronz Çağı kalıntıları, Yunanistan, Girit ve Orta Anadolu’daki kalıntılara kıyasla yeterli düzeyde araştırılmamıştır. İkincisi, bu kadar büyük bir bölge ancak var olan arkeolojik verilerle doğa bilimlerine özgü yöntemler bir araya getirildiği zaman tam anlamıyla kavranabilir. Üçüncüsü, günümüze ulaşan bulguları bileşenlerine bölmek, tarihi olayları anlamayı zorlaştırır. Dolayısıyla eldeki kaynakları, yani belgelerle arkeolojik bulguları birleştirmeyi amaçlamalıyız. Ayrıca karmaşık meseleleri, örneğin bulgularımızı ustalıklı illüstrasyonlar yoluyla daha anlaşılabilir hale getirmeliyiz ve yeni fikirleri teşvik etmeyi amaçlamalıyız.

Gazetelere göre büyük bir devletin bugüne kadar görmezden gelindiğini öne sürdünüz. Bu gerçekten böyle mi?

Hayır, alakası yok. Großmacht [büyük devlet] fikrinin bu yazılara nasıl sızdığını hiçbir şekilde anlayamıyorum. Bu terim kitabımda sadece bir defa, 1946 yılına ait bir alıntıda geçmiştir. Bana göre Bronz Çağının sonlarında Doğu Akdeniz’de büyük devletler yoktu. Birçok bölge ağırlıklı olarak küçük krallıklardan oluşurdu, dolayısıyla siyasi tablo bölünmüş bir haldeydi. Bu durum Yunanistan, Suriye, Kenan Ülkesi ve Batı Anadolu açısından geçerli olduğu kesindir. Bu bölgelerdeki devletler zayıf federal ittifaklar oluşturmaktan öteye gitmezdi. İttifak dönemlerinde bu devletlerin siyasi ve askeri gücü, iktidarın ne kadarının küçük kralların, ne kadarının büyük hükümdarın elinde olduğuna bağlıydı.

Michael Galaty, askeri ittifakın uluslararası bir savaş anlamına geleceğini ve çok az sayıda arkeoloğun Bronz Çağı sonlarıyla ilgili bu tür bulgular tespit ettiğini söylüyor. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?

Siyasi ve askeri yapı konusundaki bilgilerimiz tamamıyla o dönemin belgelerinden ve kahramanlık çağıyla ilgili daha sonraki döneme ait metinlerden kaynaklanmaktadır. Bu belgelere göre sıklıkla yeni askeri ittifaklar ve konfederasyonlar oluşurdu. Deniz Kavimlerinin Yazıtları olarak bilinen belgelerde bu istilalara katılmış kavimler teker teker sıralanmıştır. Kadeş Savaşının tasvir edildiği yazıtlarda Büyük Hitit kralı II. Muwatalli’nin yanında yer alan güçler sıralanmıştır. MÖ 1400 yıllarında Assuva Federasyonunun Batı Anadolu’da güçlerini birleştiren 22 küçük devletten oluştuğunu biliyoruz. Hattuşa’da bulunmuş çeşitli metinler büyük kralların, kendilerine karşı kurulmuş ittifaklarla karşı karşıya kaldığını gösterir. Bir de tabii İlyada’da, Ege Denizinin her iki tarafındaki orduları oluşturan birliklerin ayrıntılı bir şekilde sıralandığı Gemi Katalogu ve Troia birlikleri var. Bunlar askeri ittifaklara dair en iyi bilinen kaynaklardan bazıları, daha başka birçok kaynak da var.

Luviler bugüne kadar görmezden gelinmiş bir etnik grup mudur?

En azından benim açımdan öyle değil. Ben zaten böyle bir şey kast etmedim. Hatta etnik gruplarla ilgilenmediğimi açıkça ifade etmek için olağanüstü çaba sarf ettim. Benim bu kitapta kast ettiğim, yetki alanıdır. Kitapta belirli bir insan grubu değil, belirli bir bölge ele alınmıştır. Bizim hakkında az bilgi sahibi olduğumuz, Luvi dilini konuşan sosyo-dilsel insan grubu değil, orada o dönemde yaşayan insanlara atfedilmesi mümkün olan veya olmayan etnik soydan bağımsız olarak Batı Anadolu bölgesidir.

Jörg Klinger, etnik bir grubu tanımlamanın yüzyıl öncesine ait bir düşünce tarzını yansıttığını söylüyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Tamamıyla katılıyorum. Araştırmacılar bir yüzyıl kadar önce iletişimi kolaylaştırmak amacıyla Mikenler, Minoslular, Hititler gibi kavramlar ortaya attılar. Günümüzde bu terimlerin yanıltıcı olduğunu biliyoruz. Akhilleus gerçekten var olduysa bile, kendisini kesinlikle bir Miken olarak görmemiştir. Bu düşünce şekli artık geçmişte kaldıysa da Jörg Klinger’in The Hittites [Hititler] başlıklı bir kitap yazmasına engel olmamıştır. Ancak günümüzde Ege bölgesinin Bronz Çağı konusunda yürütülen araştırmalar hâlâ büyük ölçüde bir yüzyıl kadar önce tanımlanan modelleri temel alır. Ancak Batı Anadolu söz konusu olduğu zaman bu modellerde büyük bir eksiklik söz konusudur. Son zamanlarda araştırmacılar Mikenlerle Hititlerin yetki alanlarını giderek genişletmiş, bu şekilde bu eksikliği tamamlamaya çalışmıştır. “Batı Anadolu’nun Devletleri”nden söz etseydim işim çok kolaylaşacaktı. Miken, Minos ve Hitit kavramları zaten son derece iyi bilindiği için, Batı Anadolu’da yaşayan insanlardan “Luviler” olarak söz etmeye karar verdim. Bu terim her halükârda etnik bir birimi değil de soyut, grafik bir fikri temsil eder. Yayınlarımın hepsinde bunu açıkça ifade ediyorum.

Bazı yazılarda yerleşik arkeolojiyi eleştirdiğiniz öne sürülüyor. Öyle mi gerçekten?

Bir yüzyıl kadar önce, Ege’nin Bronz Çağı bir disiplin olarak algılandığında ortaya atılan modelleri tabii ki eleştiriyorum. Bildiğim kadarıyla bütün arkeologlar onları eleştirir. Ancak söz konusu tartışma o kadar aşağılayıcı bir düzeyde yer alıyor ki, arkeoloji metodolojisinin eleştirilmesini zorunlu kılıyor. Medyada ifade edilen uzman görüşlerinde gördüğümüz yüzeysellik ve çarpıtmalar, şu ana kadar arkeolojiye ilgi duyan insanları bile bu alandan soğutuyor. Benzer bir süreci Troia konusundaki tartışmalarda da gördük. Almanca konuşulan ülkelerde arkeoloji, bireysel saldırılar içermeyen objektif bir tartışmaya izin verecek kültürden yoksun.

Sizin kitabınız açıdan bu kutuplaşma nasıl gerçekleşti?

Olanları özetleyecek olursak, yeni bir kitap yayınlandı. Yazarı bilim alanında yazan bir gazeteciye bu kitaptan bir tane gönderdi. Gazeteci, kitapta ele alınan çeşitli yönlerden, geniş bir izleyici kitlesine ilginç geleceğine inandığı bir konu seçti. Yazısı, yazar açısından oldukça alakasız olsa da sadece bu konuya odaklandı. Gazeteci, konuyu daha da heyecan verici hale getirmek için söylenilenleri abarttı ve örneğin İlk Dünya Savaşının keşfedildiğini ilan etti. Bu da yazıyı kitabın anlatmayı amaçladıklarının bir tür karikatürü haline getirdi. Konunun uzmanları da bu karikatürle karşı karşıya kaldı. Aslında uzman olduklarının söylenmiş olmasına rağmen ne yazarı, ne önceki eserlerini tanıyorlardı ve yeni kitabı görmemişlerdi bile. Ama yine de, karşılarındaki konunun apaçık şekilde gülünç olmasına rağmen, hakkında birbirinden farklı ve bilgece görüşler sunmaları bekleniyordu. Ve tabii ki yorumları yıkıcı bir etki yaratacaktı. Eğer böyle yapmasalar uzman olarak konumları tehlikeye düşerdi. Ve söylediklerinin, eleştirdikleri fikirlerden daha temelsiz olduğunun farkına varmadılar. Bilimsel diyalektiğin düzeyinin bu kadar düşebileceğini görmek çok korkutucu. Bu tartışmaların yüz yıldır devam ede geldiğini görmek insanı teselli etmiyor. Anadolu arkeolojisinde en önemli keşifleri borçlu olduğumuz araştırmacılara da meslektaşları hep çok çektirmiştir.

Bundan sonra ne olacak?

Arkeolojide doğal bilimler amacına ulaşacak, bunun başka yolu yok. Şu anda tanık olduğumuz şey, “kendilerine” ait olarak gördükleri sit alanları veya disiplinler konusundaki yorumlar üzerinde tekel iddia eden Manfred Korfmann gibi yetkililerin gösterdiği tepkidir. Bu çok hiyerarşik, otoriter bir yaklaşımdır. Toplumun birçok bölümünde bu zihniyet yerini, uzlaşmayı temel alan, en güçlü ve ikna edici argümanların baskın olduğu bir yaklaşıma bırakmıştır. Bu değişim, geç de olsa arkeoloji alanına da ulaşacak. 1960’ların sanayi baronlarına olduğu gibi, akademi alanındaki kurucu babaların da yerini uzun zamandır söz konusu olan sorunlara daha etkili çözümler bulan teknokratlarla pragmatistler alacak.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Kitabım şu ricayla sona eriyor: “Kazmaya devam edin – ve lütfen daha derini kazın!” Şimdi şunu da eklemek isterim: Okuyun – ve lütfen daha dikkatli okuyun!